Bazen sinema, gerçek hayatın sertliği karşısında o kadar steril kalıyor ki; perdedeki o kusursuz görsellik bir noktadan sonra insanın gözüne batmaya başlıyor. Özellikle de hikaye, gerçek hayatta hala kanayan bir yaranın etrafında dolaşıyorsa…

The Drama benim için güçlü bir yüzleşme hikayesinden çok, travmanın nasıl estetik bir ürüne dönüştürülebileceğine dair kusursuz tasarlanmış bir pazarlama kampanyası olarak kaldı. Kahramanmaraş’ta yaşanan okul saldırısının ardından gerçek hayatta hala yas tutulurken, Hollywood’un aynı karanlığı yüksek çözünürlüklü bir estetiğe dönüştürmesi insanda tuhaf bir huzursuzluk bırakıyor.
Film, duygusunu kurmak yerine “tasarlamayı” seçmiş. Işıklar, kadrajlar, o kontrollü sessizlikler…
Her şey o kadar “güzel” görünüyor ki, bir noktadan sonra yaşanan travmaya değil, sanat yönetimine bakmaya başlıyorsunuz. Robert Pattinson ve Zendaya gibi bakışıyla bile duygu taşıyabilen iki isim bile bu “hesaplı” duruşu kıramıyor. Karakterler travmanın içinde donup kalmış olabilir ama film bizi de o donukluğun dışında, soğuk bir gözlemci olarak bırakıyor. Gerçek travma kontrolsüzdür; bazen sessiz, bazen utanç vericidir. Gerçek acının ışığı bu kadar güzel ayarlanmaz. The Drama ise tüm bu kırılmaları törpüleyip onları “izlenebilir” ve hatta “ödül sezonuna uygun” hale getiriyor.

Üstelik filmin çevresinde kurulan o devasa PR dili bu samimiyetsizlik hissini daha da büyütüyor. Afişlerden gala kombinlerine kadar her şey, anlatılan trajediden daha görünür haldeydi. Zendaya’nın vintage elbiseleri ve “Something old, something new, something borrowed, something blue” gibi romantik göndermelerle örülen o “estetik keder” atmosferi, filmin ruhunu daha vizyona girmeden yutmuş. Galalarda konuşulan şey kolektif suçluluk hissi değil, kırmızı halı şıklığı olduysa; orada pazarlama filmin önüne geçmiş demektir. Film daha vizyona girmeden bir moda kampanyasına dönüşmüştü.
The Drama, sarsması gereken yerde size güzel görünmeye çalışıyor. Benim için bir yüzleşme filminden çok, çağımızın “prestijleştirilmiş acı” anlayışının bir özeti bu.
Film bittiğinde zihnimde kalan şey karakterlerin yasının ağırlığı değil; kusursuz kadrajlar ve iyi yönetilmiş bir hype oldu. Maalesef bazen büyük yıldızlar ve estetik takıntısı, anlatılması gereken o saf duygunun sesini tamamen bastırabiliyor.







Bir Cevap Yazın