Sinemanın en sevdiğim yanı ekrandaki hikaye sizin gerçeğinizden farklı bile olsa, hissettirdiği o ortak geçmiş ve koku ile kendi anılarınıza götürmesidir. Prime Video’da yeni yayınlanan “Yaz Evi” filmini izlerken ben de kendimi sürekli çocukluğuma ve ilk gençliğime dönerken yakaladım.
Yönetmen Erdem Tepegöz’ün dijital platformlardaki o insan ilişkilerine ve dramatik derinliğe odaklanan dilini bu kez nostaljik bir fanteziyle birleştirmesi ortaya izlemesi keyifli bir iş çıkarmış. Başrollerinde Mina Demirtaş, Derya Pınar Ak ve Onur Seyit Yaran gibi isimlerin yer aldığı yapım; 21 yaşındaki Selin’in kendisini bir anda 1996 yazında bulması ve genç annesinin en yakın arkadaşı olmasını anlatıyor. İçinde zamanda yolculuk ve gizemli bir ton olsa da, filmin beni asıl yakaladığı yer o tanıdık “yazlıkçılık” atmosferi ve filmin sorduğu o sert soru oldu: Anne babalarımızın da bir zamanlar tam bizim gibi hayalleri olan, hata yapan gençler olduğunun farkında mıyız?
Ben de yazlarını her sene aynı yazlıkta, aynı kemik kadroyla geçirmiş biriyim. 90’larda o sokaklarda saklambaç, direk kapmaca oynadığım arkadaşlarımla; 2000’lerde ve 2010’larda yine aynı yerde, aynı deniz kenarında sabahlayıp eğlendiğimiz o uzun zamanları hatırladım. Biz balkonda, çay bahçesinde okey oynayan anne babalarımızı izlerken aslında onların da kendi geçmiş seçimlerinin, feda ettikleri hayallerinin yükünü taşıdıklarını hiç fark edememişiz. Sanırım çocukken anne babalarımızı birer karakter gibi görüyoruz. Onların da bizim yaşımızdan geçtiğini, birilerine aşık olduğunu, hata yaptığını, korktuğunu ya da bambaşka hayatlar hayal ettiğini düşünmüyoruz bile. Çünkü ebeveynler bizim gözümüzde hep “büyük” doğuyor. Yaz Evi’nin beni en çok yakaladığı yer de buydu galiba. Selin geçmişe döndükçe sadece annesinin gençliğini değil, onun eksik kalmış taraflarını da görüyor. Ve bize de bir farkındalık katıyor: Bizi büyüten insanlar da aslında tam anlamıyla büyüyememiş çocuklar.

Selin geçmişe müdahale etmeye çalışsa da film sonunda o klasik ama vurucu gerçekle yüzleşiyoruz: Bazı şeyler ne yaparsan yap kendi yolunu buluyor.
Benzer bir yazlık hissini daha önce Ozan Açıktan’ın Netflix yapımı “Geçen Yaz” filminde de yaşamıştım. Başrollerini Ece Çeşmioğlu, Fatih Berk Şahin ve Halit Özgür Sarı’nın paylaştığı o film, 1996 yılının Bodrum’unda, bir grup gencin deniz kokusuyla ve büyüme sancılarıyla geçen o son çocukluk yazını odağına alıyordu. Hatta o filmi izlediğim gün de yazlıktaydım ve jenerik akar akmaz koşa koşa sahile, çocukluk arkadaşlarımın yanına inmiştim.
Fakat bu iki film arasında çok keskin bir fark var: Geçen Yaz, 90’ların o analog, gerçekçi ve melankolik dünyasından tam bir büyüme sancısı hikayesi çıkarırken; Yaz Evi geçmişi bir fantezi ve hesaplaşma alanı olarak kullanıyor. Biri büyümeyi anlatıyor, diğeri büyüdükten sonra o geçmişe dönüp ebeveynlerinin seçimlerini anlamlandırmayı.

Belki de yazlıkları bu kadar unutulmaz yapan şey tam olarak bu; aynı yerde yıllarca kalırken aslında kimsenin aynı kalmaması. Çocukken sonsuza kadar süreceğini sandığımız o yaz akşamları bitiyor, bazı arkadaşlıklar dağılıyor, bazı evler satılıyor, bazı sandalyeler boş kalıyor. Ama insan yine de aynı sahile dönünce birkaç saniyeliğine zamanı kandırabildiğini hissediyor.
Günün sonunda iki film de aşkı veya dramı bir kenara bıraktığımda beni aynı sığınağa götürüyor. Şehirde hayat, işler ve sorumluluklar sürekli değişirken; o sahil şeridinde çocukken saklambaç oynadığın insanlarla büyüyüp yıllar sonra aynı yerde, geçmişin tüm yüküyle yan yana oturabilmek insanın bu hayatta bulabileceği en konforlu alan. Zamanı bükemiyoruz belki ama aynı sahilde yan yana durarak ona meydan okuyabiliyoruz.







Bir Cevap Yazın