Hal Wyler korkunç bir koca ama Hal Wyler’ı çok seviyorum.
The Diplomat’ın ilk üç sezonunu dördüncü sezon gelmeden önce bir kerede izledim ve sonunda vardığım yer tam olarak burası oldu. Üstelik benim de çok hoşuma giden bir durum değil. Çünkü üç sezon boyunca Kate’in arkasından iş çeviren, karısının sınırlarını defalarca ihlal eden, kendisine verilmemiş söz hakkını gayet rahat kullanan bir adam izliyorum. Sonra Hal yeni bir işe kalkışıyor ve ben yine “Bir dakika, Hal’in bir bildiği vardır” diyorum.

Hal’i tanımayanlar için biraz geri saralım. The Diplomat, kariyerinin önemli bölümünü kriz bölgelerinde geçirmiş diplomat Kate Wyler’ın kendisini bir anda Londra’da ABD Büyükelçisi olarak bulmasıyla başlıyor. Kate’in yanında ise yine diplomat olan eşi Hal Wyler var. Yalnız “yanında” biraz iddialı bir kelime. Çünkü Hal’in birinin yanında sessizce durabilmesi imkansız.
Rufus Sewell faktörünü baştan kabul edip kenara koyuyorum. Karakterde bir şeytan tüyü var ve biz bununla mücadele edemeyiz. Ama Hal’i sevmemin tek sebebi bu değil. Hal çok zeki. Bir odada herkes önündeki problemi çözmeye çalışırken o üç hamle sonrasını düşünüyor. İnsanları okumakta, açıkları görmekte ve bir durumu kendi istediği yere çekmekte inanılmaz iyi. Kate ise daha doğrudan, daha prensipli, daha açık oynuyor. Hal gerekirse kapıyı kullanmak yerine duvardan delik açıp geçer.
İşin garibi, bütün bunlar Hal’i daha güvenilir yapmaması gerekirken bende tam tersi bir etki yaratıyor. Çünkü Hal’in ne kadar ileri gidebileceğini hiçbir zaman tam olarak bilemesem de kimi harcamayacağı konusunda ona güveniyorum. Kendini kolay kolay harcamaz, Kate’i de harcamaz.
Tabii Hal’in “Kate’i harcamamak” anlayışıyla Kate’in kendi hayatı üzerinde söz sahibi olmak istemesi sık sık birbirine giriyor. Zaten Hal’la evli olmanın en yorucu tarafı da bu sanırım. Kate, Hal’in kendisini aldatmayacağına güvenebilir ama kendi adına karar vermeyeceğine asla güvenemez. Özellikle Başkan Rayburn’le yaptığı görüşme ve sonrasında yaşananlar… Orada ben bile “Hal, ne yaptın sen?” dedim. “Hal’in bir bildiği vardır” ile “Hal ne yaparsa haklıdır” aynı şey değil. Değil yani, deli miyiz?

Bu güven meselesinin bir de daha komik tarafı var: Hal’in Kate’e sadakati. The Diplomat boyunca Kate’in başkalarına ilgi duyduğunu görüyoruz. Hal’in karşısına da fırsatlar çıkıyor ama onun başka bir kadınla romantik ya da cinsel bir ilişkiye yöneldiğini görmüyoruz. Kate de bunu biliyor. Hal konusunda belki de en emin olduğu şeylerden biri bu.
Şimdi buradan “Vay be, karısını aldatmıyor, ne müthiş adam” sonucu çıkarmayalım. Çıta zaten yerlerde. Ben daha çok “Bu şerefsiz bile aldatmıyorken siz kimsiniz?” noktasındayım. Adam uluslararası kriz çıkarabilecek kararları karısına sormadan alabiliyor ama sadakat konusunda kendini tutabiliyor. Demek ki yapılabiliyormuş.
Ama üçüncü sezonun sonunda dizi önüme başka bir soru koydu: Aldatmak yalnızca başka biriyle beraber olmak mıdır?

Çünkü Hal, Grace Penn’le Kate’i bildiğimiz anlamda aldatmıyor. Aralarında romantik ya da cinsel bir ilişki yok. Ama Hal ve Grace arasında sezon ilerledikçe başka bir yakınlık oluşuyor. Birbirlerinin zekasından besleniyorlar, birlikte karar alıyorlar, birbirlerini cesaretlendiriyorlar ve finalde Kate’in arkasından birlikte hareket edecek kadar güçlü bir politik ortaklığa dönüşüyorlar.
Bu neden bu kadar önemli? Çünkü Kate ile Hal’in ilişkisini ilginç yapan şey zaten hiçbir zaman yalnızca karı koca olmaları değildi. Klasik romantik bir çift değiller. Birbirlerine duydukları çekimin önemli bir kısmı birbirlerinin beynine duydukları hayranlıktan geliyor. Siyaset konuşmak, birlikte kriz çözmek, diğerinin göremediği açığı yakalamak, gerektiğinde birbirinin fikrini parçalamak… Bunların aşk dili biraz da bu. Keri Russell’ın da söylediği gibi iş, Kate ile Hal arasındaki çekimin bir parçası. Onlar aynı zamanda bir takım.
O yüzden Hal’in Grace’le kurduğu şeyin cinsel olmaması onu otomatik olarak masum hale getirmiyor. Çünkü Hal başka bir kadınla beraber olmuyor belki ama Kate’le kurduğu takımı kurmaya başlıyor. Bence Kate açısından asıl ihanet burada.
Üstelik Grace, Kate gibi Hal’in freni de değil. Kate, Hal’in uçmaya başladığı yerde çoğu zaman sonucu düşünen kişi. Grace ise Hal’le aynı anda gaza basabilecek biri. Sezon finalinde gördüğümüz şey de tam olarak bu. Kate, Hal ile Grace’in kendisinden habersiz hareket ettiğini anlıyor; Hal ona kimseye bir şey söylememesini söylüyor ve hemen ardından Grace’e Kate’in durumu çözdüğünü haber veriyor. O anda Hal’ın takımı Kate değil, Grace.
İşin acı tarafı, Kate bunu fark ettiğinde Hal’a daha yeni geri dönmüş durumda. Ama oraya gelmeden önce Kate’in neden gittiğine bakmak lazım.
Bir takımla evli olmak başka, o takım arkadaşının sürekli sizin yerinize de hamle yapması başka. Kate’in Hal’den yorulduğu yeri ben tam burada anlıyorum. Çünkü yıllarca Hal gibi biriyle yaşamanın bedeli yalnızca arada bir arkanızdan iş çevirmesi değil. Sürekli onun bir sonraki hamlesini düşünmek, yaptığı şeylerin sonuçlarıyla uğraşmak, sizi desteklediği yerle sizi yönettiği yer arasındaki çizgiyi ayırmaya çalışmak zorundasınız. Üstelik siz de Kate Wyler gibi kendi başına son derece güçlü ve başarılı biriyseniz bir noktadan sonra “Ben ne istiyorum?” sorusuyla “Hal benim için ne istiyor?” sorusunun birbirine karışması kaçınılmaz.
O yüzden Kate’in Hal’den uzaklaşmak istemesine itirazım yok. Benim takıldığım yer üçüncü sezonun bu uzaklaşmayı anlatma biçimi.

Dennison’ı buraya dahil etmiyorum. Kate’in İngiliz Dışişleri Bakanı Austin Dennison’a ilgisi ilk sezondan beri vardı. Dizi bunu bize gösterdi, büyüttü, aralarında bir şey olacak mı diye bekletti. Dolayısıyla o çekim bana hiçbir zaman karakter dışı gelmedi. Callum ise başka bir mesele. Üçüncü sezonda bir noktada Kate ile Hal’i izlerken birkaç bölüm sonra bir bakıyorum Callum diye bir adam Kate’in hayatında. İlk tepkim gerçekten “Bu kim ya?” oldu. Ben ne kaçırdım derken dizinin zaman atlaması yaptığını ve Kate’in Hal’den ayrı bir hayat kurmaya başladığı dönemin önemli bir kısmını izlemediğimizi fark ettim. Callum’la tanışmasını, aralarındaki çekimin nasıl geliştiğini, Kate’in yıllardır süren evliliğinden çıktıktan sonra başka birine nasıl alan açtığını yaşamıyoruz; sonucuyla karşılaşıyoruz.

Üstelik dizinin yaratıcısı Debora Cahn’ın Callum için düşündüğü fikir aslında gayet iyi. Kate, Hal’den uzaklaşmaya çalışırken Hal’in tam tersine gitmiyor. Yine Hal’e benzeyen ama Hal’le taşıdığı yılların yüklerini taşımayan birini seçiyor. Yani bir nevi Hal’ın problemsiz versiyonunu arıyor. Tamam da ben o arayı da görmek isterdim.
Çünkü üç sezondur bana Kate ile Hal’in birbirlerinden kopmakta zorlanan iki insan olduğunu anlatıyorsanız Kate’in Hal’den gerçekten koptuğu aylar benim için dipnot değil, hikayenin ta kendisi. Hele aynı sezon genç Kate ile Hal’i gösterip bu ilişkinin nasıl başladığını anlatıyorsanız… Nasıl aşık olduklarını görüyorum ama nasıl ayrıldıklarının önemli bir kısmını görmüyorum. Benim problemim Kate’in başka bir erkekle birlikte olması değil; Kate’in oraya nasıl geldiğini yeterince izleyememek.
Üstelik Kate’in Hal’den neden kopmak istediğini anlamamızı sağlayacak çok daha büyük bir kırılma zaten gözümüzün önünde yaşanıyor: başkan yardımcılığı.
Hal, Kate’in başkan yardımcısı olması için başından beri çabaladı. Ben bunu hiçbir zaman “Kate üzerinden iktidara yaklaşayım” diye okumadım. Gerçekten Kate’in orada olmasını istediğini düşündüm. Hal’in kendi kariyeri için istediği yer de başkaydı. Bu yüzden başkan yardımcılığı kendisine teklif edildiğinde geri çekilip “Hayır, bu Kate’in” demesini bekledim. Demedi.
Ve galiba Hal konusunda ilk kez “Bir bildiği vardır” demek istemedim.
Hal’in Kate’e duyduğu sevgiyle kendi hırsı ilk kez bu kadar açık biçimde karşı karşıya geliyor. Hal, Kate’in yükselmesini gerçekten istiyor. Ama güç kendisine teklif edildiğinde de hayır diyemiyor. Kate’i sevmediği için o koltuğa oturmuyor. Kate’i severken o koltuğa oturuyor. İkisi aynı anda doğru olabiliyor.
Kate açısından bakınca daha da ağır. Aylardır sizi o pozisyona hazırlayan insan bir anda dönüp sizin için istediği koltuğa kendisi oturuyor. Üstelik bunu yapan kişi zaten yıllardır hayatınızın sınırlarına girmekte hiçbir sakınca görmeyen kocanız. Kate’in öfkesini burada anlamamak mümkün değil. Ama Hal koltuğa oturduktan sonra yine bildiğimiz Hal oluyor. Kate’i yalnızca “Second Lady” olarak yanında konumlandırıp hayatına devam edemeyeceğini biliyor. Kate’e bir görev, bir alan yaratmaya çalışıyor. İşte korkunç biri demekle sevmek arasında kaldığım yer de buradan geliyor. Kate’i en çok yaralayan hamleyi yapıyor, ardından Kate’in neye ihtiyacı olduğunu herkesten iyi bilen kişi yine kendisi oluyor.

Dizinin yaratıcısı Debora Cahn, üçüncü sezondaki ayrılıklarını “duygusal boşanma” olarak tanımlıyor. Hatta Kate’in Hal’dan uzaklaşma çabasını anlatırken çok daha ilginç bir benzetme yapıyor: Hal, Kate’in yıllardır sevdiği ama artık hayatından çıkarması gerektiğini düşündüğü bir uyuşturucu gibi.
Biraz ağır ama izlediğimiz şeye bakınca çok da haksız değil.
Çünkü Kate gidiyor. Hal’sız bir hayat kurmayı deniyor. Callum’la ilişkiye başlıyor. İlk kez yıllardır bütün problemlerin kaynağı olarak gördüğü Hal’ın olmadığı bir ilişkide kendisiyle baş başa kalıyor ve orada başka bir şey fark ediyor: Her şey Hal’ın suçu değil.
Kate kendi davranışlarıyla, kendi yüküyle, ilişkilerde yarattığı problemlerle yüzleşmek zorunda kalıyor. Sonra geri dönüyor. Hal da neredeyse hiç düşünmeden kabul ediyor.
İşte burada “alışkanlık ve bağlılık” dediğim şeyin yanına başka bir kelime daha koymak gerekiyor olabilir: bağımlılık.
Kate’in Hal’a bağımlı olduğunu söylemek fazla kolay olur. İlginç olan kısım ise şurada, Kate Hal’dan kaçarken Callum’da Hal’a benzeyen birini buluyor. Hal ise Kate’ten ayrı kaldığında Grace’le Kate’le kurduğu zihinsel ve politik ortaklığa benzeyen bir şey kuruyor.
İkisi de birbirlerinden uzaklaşmaya çalışıyor ama birbirlerinde sevdikleri şeyi başka insanlarda yeniden yaratıyorlar. Ve döngü yeniden başlıyor.
Kate, Hal’la ilişkisini kurtarmaya karar verdiğinde Hal çoktan Grace’le onun arkasından başka bir iş çevirmeye başlamış durumda. Kate yeniden “biz” olmaya geliyor, Hal ise başka bir “biz”in içine girmiş.
Üçüncü sezon finalini benim için asıl acı yapan şey bu. The Diplomat’ın en güzel numarası burada ortaya çıkıyor: Dizinin en ilginç diplomatik ilişkisi aslında Kate ile Hal’in evliliği.

Diplomasi yalnızca dostluk değil. Karşınızdakini tanımak, ne zaman blöf yaptığını bilmek, hangi sınırı aşabileceğini hesaplamak, hangi sınırı asla aşmayacağına güvenmek, bazen aynı tarafta olmadığınızı bile bile ilişkiyi sürdürmek ve büyük bir krizden sonra ertesi gün yine aynı masaya oturabilmek.
Peki bunca şeyden sonra bu evliliği ayakta tutan şey hala aşk mı?
Bence yalnızca aşk değil. Birbirlerine muhtaç olduklarını da düşünmüyorum. Kate, Hal olmadan da Kate. Hal, Kate olmadan da Hal. İşin içinde alışkanlık var, bağlılık var ve belki biraz da yıllardır aynı döngünün içinde yaşamaya alışmış olmak var.
Hal’ı Kate’in hayatından çıkardığınızda yalnızca kocasını çıkarmıyorsunuz. Kate’in yıllardır konuştuğu dili de çıkarıyorsunuz. Aynısı Hal için de geçerli.
Bu yüzden Kate’e “Bu adamdan kurtul” diyemiyorum. Hal’i “aslında mükemmel koca” diye savunacak da değilim, evlerden ırak.
Dördüncü sezonda benim en çok merak ettiğim şey yeni politik krizden önce Kate ile Hal’in ne yapacağı. Eski hallerine dönmelerini istemiyorum; zaten dönemezler ama bu ittifak, bütün yaşananlardan sonra hala devam edebilir mi? Bilmiyorum.
İzlediğim o kadar bölümden sonra Hal Wyler’ı sevmemem gerekiyor, değil mi? Neyse.
Hal’in bir bildiği vardır.







Bir Cevap Yazın