I May Destroy You: Travmanın Bencilliği ve Bizim Hiç Sahip Olmadığımız O “Lüks” Bilinçsizlik

Geçtiğimiz günlerde, son yılların en çok konuşulan yapımlarından birini nihayet bitirdim. Geç bile kaldım: I May Destroy You. Michaela Coel’in yazıp yönettiği ve başrolünde yer aldığı bu mini dizi, sadece bir “cinsel saldırı” hikayesi değil; rıza kavramının, arkadaşlığın ve travma sonrası kimlik inşasının ne kadar dağınık ve rahatsız edici olabileceğine dair sert bir yüzleşme.

Diziyi tartışmalı yapan şey ise çok net: Arabella’yı “kusursuz bir kurban” olarak anlatmayı reddetmesi. Onu hatalarıyla, bencilliğiyle, kör noktalarıyla izliyoruz. Tam da bu yüzden rahatsız ediyor.

I May Destroy You, Londra’da yaşayan Arabella’nın, bir gece arkadaşlarıyla eğlenirken içeceğine ilaç katılması ve sonrasında hafızasındaki o korkunç boşlukları doldurmaya çalışmasıyla başlıyor.

Ancak biz bu coğrafyada büyüyen kadınlar olarak “tetikte olmayı” sonradan öğrenmiyoruz. Bu bir farkındalık değil, bir refleks. Sokakta yürürken attığımız her adımı hesaplamak, bakışları tartmak, tehlikeyi önceden sezmek… Bunlar bizim için seçim değil, hayatta kalma biçimi. İşte tam bu yüzden Arabella’nın o “bilinçsizliği” öfkelendiriyor. Londra’da, ötekileştirilmiş bir azınlığın parçası olarak büyümüş, rıza ihlallerine daha genç yaşta tanıklık etmiş bir kadının başına gelenin ne olduğunu anlamak için bir dış etkene ihtiyaç duyması…

Bu gecikme bireysel bir körlük mü, yoksa güvenli alan yanılsamasının bir sonucu mu?

Bizim kaldırımda dümdüz yürürken bile omzumuzun üzerinden bakmak zorunda kaldığımız bu dünyada Arabella’nın ancak canı yandığında uyanması, biz “coğrafyası kader olan” kadınlar için yabancı bir lüks. Özellikle o stealthing (gizlice prezervatif çıkarma) sahnesi… Benim için rıza, yoruma açık bir alan değil. Onaysız olan her şey ihlaldir. Arabella’nın bunu bir podcast sayesinde idrak etmesi, farkındalığın ne kadar coğrafi ve kültürel olduğunu yüzüme çarptı.

Dizinin en sancılı anlarından biri de Arabella’nın çevresindekilerin o geceye dair bildiklerini gizlemesi veya gerçeği kendi çıkarları doğrultusunda manipüle etmesiydi. Bu ihanetleri ve samimiyetsizlikleri görmesine rağmen bazı bağları koparamayıp sineye çekmesi, travmanın yarattığı o tuhaf tutunma içgüdüsünü gösteriyor. Ancak bir kurban olsa da, bu durum onu her konuda dokunulmaz kılmıyor. Aksine, o mağdur kimliğinin arkasına sığınıp “güç zehirlenmesi” yaşaması dizinin en cesur tarafı. Kendi acısını dünyanın merkezine koyup, sosyal medyadaki ifşa süreçlerini kontrolsüz ve bencilce yönetmesi doğru bir davanın, yanlış bir yerden savunulduğunda nasıl zarar görebileceğini gösteriyor.

Bu hikaye sadece bireysel bir travma değil; Me Too hareketinin ve Türkiye’de yükselen “Susma Bitsin” ya da “Uykuların Kaçsın” gibi çığlıkların global ve çok dürüst bir yansıması. Arkadaşları Terry ve Kwame’nin yaşadıkları da gösteriyor ki rıza ihlali cinsiyet veya yönelim tanımayan toplumsal bir enkazdır. Sonuç olarak I May Destroy You, bize çiçekli yollar vaat etmiyor. Yüzümüze tokat gibi çarpan o bilinçsizlik ve travmanın insanı nasıl çirkinleştirebileceği gerçeğiyle baş başa bırakıyor. Eğer kendinize dürüst bir ayna tutmak ve rıza kavramının o sisli yollarında kendi sesinizi bulmak isterseniz, bu sancılı dönüşüme mutlaka şahitlik edin. Çünkü bazen yıkılmak, yeniden ve daha sağlam kurulmak için tek yoldur.

Bir Cevap Yazın

dün bir film izledim sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin