Yan Yana: Birlikte İyi Olmanın Hikayesi

Yan Yana’yı açarken aklımda tek bir şey vardı: bu bir uyarlama. Ama birkaç dakika sonra bunu tamamen unuttum. Çıkış noktası ne kadar tanıdık olursa olsun, kurduğu dünya o kadar bizden, o kadar içeriden ki ister istemez onu kendi başına bir hikâye olarak izliyorsun.

Fransız sinemasının modern bir klasiği Intouchables’ı izlemiştim ama Yan Yana’ya başladığım anda zihnim otomatik olarak bir karşılaştırma moduna geçmedi. Hatta bilinçli olarak da oraya girmek istemedim. Çünkü film buna ihtiyaç duymuyor. Aynı hikayeyi tekrar etmek yerine o duyguyu alıp başka bir yerden kuruyor. Ve o duygu burada gerçekten karşılık buluyor.

Haluk Bilginer ve Feyyaz Yiğit’in aynı filmde buluşacağı fikri ilk duyulduğunda ister istemez bir soru işareti yarattı. Çünkü iki oyuncunun yolu gerçekten çok başka. Biri yıllardır karakterin ağırlığını üzerine alan, oynadığı her rolü kendi sınırlarının ötesine taşıyan bir usta; diğeri ise yeni nesil komedide kendi dilini kurmuş, o dilin içinden başka işlerin çıkmasına alan açmış bir isim. Feyyaz Yiğit’in yaptığı şey sadece “farklı” olmak değil. Kendi ritmini kurdu ve o ritim, alıştığımız oyunculuk biçimlerini yerinden oynattı. Sessizliği, boşluğu, o garip ama tanıdık halleri kullanarak başka bir anlatım alanı açtı. Bugün birçok yapımın o alandan geçebiliyor olması tesadüf değil. Yan Yana’da ise o dili terk etmiyor; sadece daha derine indiriyor.

Bu iki uç bir araya geldiğinde ya biri diğerinin içinde erir ya da aralarında hissedilen bir mesafe oluşur diye beklersin. Film ise bunu “düzeltmeye” çalışmıyor. O farkı olduğu gibi bırakıyor ve ilişkiyi tam da o farkın içinden kuruyor. Bu yüzden izlerken oyunculuk hissi geri çekiliyor. Ortada iki oyuncu değil, birbirine alışmaya çalışan iki insan var. Ve o paslaşma bu yüzden çalışıyor. Kimse kimseyi bastırmıyor, kimse geri çekilmiyor.

Filmin bende bıraktığı asıl şey ise tek bir sahne değil, tek bir düşünce oldu. Refik’in kriz anlarına baktığında etrafındaki herkesin ona “olması gerektiği gibi” davrandığını görüyorsun. Dikkatli, ölçülü, doğru… Sanki herkesin elinde görünmez bir kullanım kılavuzu var ve onu uyguluyorlar. Ama tam da bu yüzden orada bir mesafe var.

Ferruh’un yaptığı şey ise bunun tam tersi. Doğru olanı yapmıyor. Olması gerekeni de değil. O an neyin iyi geleceğini hissediyor. Refik’i alıp dışarı çıkardığı o an bu yüzden çalışıyor. Çünkü orada bir “iyileştirme” çabası yok. Birlikte iyi olma hali var.

Ve film tam burada başka bir yere geçiyor. Refik bir durum olmaktan çıkıyor, yeniden bir insana dönüşüyor. Hayatın kenarında duran biri değil, hayatın içine karışan biri oluyor. Engelin merkeze alınmadığı, hayatın içine yayıldığı bir alan açılıyor. Çünkü çoğu zaman biz de aynı hatayı yapıyoruz. Doğru olanı yapmaya çalışıyoruz ama kimseye gerçekten iyi gelmiyoruz.

Yan Yana’nın söylediği şey aslında çok basit ama çok sert: Her zaman doğru olan değil, iyi gelen şey işe yarıyor.

Filmin dünyası da tam olarak bu yaklaşımın üzerine kurulu. Refik’in yaşadığı o pahalı, özenli dünya ile Ferruh’un geldiği o daha dağınık, daha doğrudan hayat arasında çok net bir fark var. Ama bu fark bir gösteri unsuru değil. Karakterleri anlamamız için orada. O yüzden izlerken bir dekorun içinde değil, iki hayatın arasında duruyorsun.

Film bittiğinde aklımda büyük bir hikaye kalmadı. Daha sade ama daha zor bir şey kaldı: samimiyet.

Ve galiba en çok şunu düşündüm: Hayatı toparlayan şey büyük çözümler değil. Biriyle gerçekten yan yana durabilmek.

Sizde de bu his kaldı mı merak ediyorum.

Bir Cevap Yazın

dün bir film izledim sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin