Masumiyet Müzesi: Aşkın Adını Saplantı Koyarsak Ne Değişir?

Hepiniz okudunuz.
Hepiniz izlediniz.
Hepiniz Kemal ve Füsun hakkında uzun uzun tartıştınız.

Şimdi biraz da ben konuşayım.

Masumiyet Müzesi yıllardır “büyük aşk hikayesi” diye anlatılıyor ama ben kitabı okurken Kemal’e hayran olmadım. Aksine, içimde sürekli bir huzursuzluk vardı. Çünkü ortada fedakarlıkla büyüyen bir aşk değil, karar veremeyen bir adamın konfor alanı vardı.

Kemal hiçbir şeyi gerçekten kaybetmek istemiyor. Ne nişanlısını, ne sosyal konumunu, ne de Füsun’u. Her şeyi aynı anda tutabileceğini sanıyor. Aşk bazen insanı cesur yapar; risk aldırır, netleştirir. Kemal’de o netliği hiç görmedim. Daha çok erteleme, oyalama ve kendi içinde gerekçe üretme vardı.

Sekiz yıl.
Bu kadar uzun bir sürede yaşanan şey gerçekten “büyük aşk” mı, yoksa bir türlü kapanamayan bir hesap mı?

Kemal’in Füsun’a bakışında beni en çok rahatsız eden şey sahip olma duygusuydu. Füsun çok güzel. Herkes ona bakıyor, herkes istiyor. Ama o Kemal’e aşık. Bu Kemal’i rahatlatıyor. Çünkü mesele sevilmekten çok, sahip olmak gibi duruyor.

Füsun’u idealize ediyor ama gerçekten görüyor mu? Yıllarca hayatının merkezine koyduğu kadının en küçük değişimini fark etmemek bana aşık birinden çok kendi hikayesine kapılmış bir adamın körlüğü gibi geldi.

Müze meselesi de burada başlıyor zaten. Bir insanı hatıralara bölmek, onunla yaşanmış anları nesnelere dönüştürmek…

Bu romantik bir bağlılık mı, yoksa kaybı dondurma arzusu mu? Kemal Füsun’u seviyor olabilir ama onu bir noktadan sonra yaşayan bir insan olarak değil, saklanacak bir anı olarak görüyor.

Kemal’in dizide söylediği bir cümle var:
“Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.”

Bu cümle ilk bakışta romantik geliyor. Ama altına baktığında başka bir şey söylüyor. Çünkü o “en mutlu an” yaşanırken fark edilmiyor; ancak kaybedildikten sonra anlam kazanıyor. Kemal için mutluluk, yaşanan bir duygu değil, geriye dönüp parlatılan bir hatıra.

Belki de bütün hikaye bunun üzerine kurulu. Yaşayamayan bir adamın, geçmişi parlatması.

Füsun’un evlendiği Feridun da bu hikayede önemli. O evlilik bana bir mutluluk değil, bir sıkışmışlık hissi veriyor. Füsun hiçbir zaman tam özgür bir seçim yapamıyor. Ne Kemal’in gölgesinde, ne ailesinin hesaplarının dışında, ne de o evliliğin içinde.

Ve Füsun’un ailesi… Kemal zengin olduğu için gözleri kapanıyor. Eğer Kemal aynı statüde biri olmasaydı o ilişkiye yaklaşımları aynı olur muydu? Sanmıyorum. Füsun’un hayatında herkes bir şey hesaplıyor. Füsun hariç.

Ben Kemal’i tamamen “kötü” bir karakter olarak da görmüyorum.

Onun içinde zayıflık var, evet. Ama o zayıflık kırılganlıktan çok “elde etme arzusu”na yakın. Kaybettiği şeyi kutsallaştırıyor. Belki de en çok buna aşık.

Genelde bir kitabı çok sevdiğimizde uyarlamasında eksik hissederiz. O uzun iç monologları, o ağır dili, o detaylı iç dünyayı ekranda bulamayız. Ama ben burada o boşluğu hissetmedim.

Orhan Pamuk’un dili ağırdır, bunu kabul edelim. Sayfalarca anlatılan bir ruh halini dizide bazen birkaç bakışla, birkaç cümleyle geçiyorlar. Hikaye sıkışmış ama ruhu kaybolmamış. Hatta bazı yerlerde daha da netleşmiş gibi geldi bana.

Zeynep Günay’ın dünya kurma biçimi burada çok belirgin. Dönem hissi, mekanlar, o 70’ler–80’ler atmosferi… Özellikle ayçiçek tarlaları. O sarı, aydınlık görüntünün içindeki trajedi çok çarpıcıydı. Füsun’un ölümüyle o görüntünün yan yana gelmesi hala aklımda.

Selahattin Paşalı Kemal’i romantize etmiyor. Bu çok önemli. Onu tamamen kötü yapmadan problemli gösterebiliyor. Zaten birçok kişi “Kemal tam o olmuş” diyor. Kitabı yıllar önce okuyanların başka yüzler hayal etmiş olması normal ama diziyle birlikte o hayaller yer değiştirdi.

Eylül Lize Kandemir’in Füsun’u da çok doğru bir yerde duruyor. Ne tamamen mağdur ne tamamen güçlü. Arada, gerçek bir yerde.

Tek ciddi pürüz yaşlandırma efektleriydi. Böyle bir projede daha iyi bir çözüm beklerdim. Yapılamıyorsa daha sade bir tercih yapılabilirdi.

Masumiyet Müzesi bence bir aşk hikayesi değil.
Bir adamın bir kadını zihninde dondurup, onu “masumiyet” adı altında saklamasının hikayesi.

Belki de biz yıllardır saplantıyı romantik diye anlatıyoruz.

Gerçekten merak ediyorum:
Kemal aşık mıydı, yoksa biz yanlış bir şeyi mi romantikleştirdik?

Yorum bırakın