Marty Supreme:Sinir Bozan Bir Karakter, Nefes Aldırmayan Bir Tempo

Bazı filmler daha ilk dakikalarda nasıl bir deneyim olacağını belli eder. Marty Supreme de tam olarak böyle bir film. Tempo neredeyse hiç düşmüyor ve bir noktadan sonra kendinizi sadece filmi izlerken değil, Marty’nin yarattığı kaosun içinde koştururken buluyorsunuz. Ben açıkçası daha sakin ilerleyen bir hikaye bekliyordum ama film çok hızlı bir şekilde bunun tam tersine dönüşüyor. İlginç olan şu ki bu yoğun tempo yorucu olmasına rağmen filmi sıkıcı yapmıyor. Aksine zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz.

Film bizi 1950’lerin New York’una, masa tenisinin şaşırtıcı derecede sert ve rekabetçi dünyasına götürüyor. Ama klasik bir spor filmi gibi işlemiyor. Ping-pong burada daha çok hikayenin zemini. Asıl mesele, kendini sürekli yeniden kuran ve yükselmek için neredeyse hiçbir sınır tanımayan bir karakter.

Marty karakteri ilk bakışta karizmatik gibi görünse de film ilerledikçe bu karizmanın altında çok daha huzursuz bir enerji ortaya çıkıyor. Aşırı özgüvenli, manipülatif ve başarı için her yolu mübah gören biri. Onu izlerken çok sinir olduğumu fark ettim ama aynı zamanda gözümü de ondan alamadım. Sevmesi zor ama izlemekten vazgeçemediğiniz bir karakter.

Burada Timothée Chalamet’in performansı gerçekten filmin merkezine yerleşiyor. Marty gibi kolayca itici hale gelebilecek bir karakteri sürekli izlenebilir kılmak kolay değil ama Chalamet bunu büyük bir enerjiyle taşıyor. Film boyunca tempo hiç düşmüyorsa bunun en büyük sebebi de onun performansı. Bu yüzden ödül sezonunda neden bu kadar konuşulduğunu izlerken çok net anladım. Bana sorarsanız Oscar yarışında en güçlü adaylardan biri olmayı fazlasıyla hak ediyor.

Filmle ilgili küçük bir detay da hoşuma gitti: Robert Pattinson’ın sesi filmde çok kısa bir anda duyuluyor. Bir sahnede duyduğumuz anons aslında Pattinson’a ait. Hikayeyi değiştiren bir şey değil ama dikkatli izleyenler için güzel bir sürpriz.

Benim için Marty Supreme, kusursuz olmaktan çok enerjisiyle akılda kalan bir film oldu. Aynı dönemde izlediğim Sinners’a kıyasla bana çok daha fazla hitap etti. Belki herkesin seveceği bir film değil ama yarattığı kaosun içine çekmeyi gerçekten iyi biliyor.

Bazen bir filmi sevmek için karakteri sevmeniz gerekmez. Onun enerjisine kapılmanız yeter. Marty Supreme tam olarak böyle bir film.

Yorum bırakın