Kurtuluş: Kötülüğün Coğrafyasında Bir Cinnet Ayini

Emin Alper sineması, her yeni halkasıyla bizi kaçmak istediğimiz o karanlık aynaların karşısına biraz daha sert oturtuyor. En sevdiğim yerli yönetmenlerin başında gelmesi bir yana, “Kurtuluş” için koltuğa oturduğumda o saf şok etkisini yaşayabilmek adına her türlü ön bilgiden kaçındım. Gerçek bir olaydan esinlenildiğini bilmekle beraber detaylara kapalı kalmak beni sadece bir izleyici değil, perdedeki o kolektif cinnetin dilsiz bir tanığına dönüştürdü.

Emin Alper bu kez mekanı, yani dağların arasına sıkışmış o köyü, öyle bir klostrofobi sarmalına çeviriyor ki; uçsuz bucaksız bir coğrafyada nefes alamamanın ne demek olduğunu sonuna kadar hissediyorsunuz. Açık bir alanda geçen ama giderek daralan bir dünya izliyorsunuz. Bu daralma sadece mekanda değil, insanların zihninde de gerçekleşiyor.

Filmin odağında, yıllardır süregelen mülkiyet ve onur savaşıyla birbirine düşman olmuş iki aşiret var. Bir tarafta düzenin sahibi olduğunu iddia edenler, diğer tarafta ise haklılık payını toprağın mülkiyetinden çok bir intikam borcuna dönüştürenler. Bu sadece iki ailenin kavgası değil; devletin verdiği silahın gölgesinde, hukukun uğramadığı bir coğrafyada “adalet” kavramının nasıl bir katliam gerekçesine dönüştüğünün anlatısı.

Ama film burada kalmıyor. İlk bakışta politik gibi görünse de, Emin Alper’in meselesi doğrudan politika değil. Bu hikaye bir Ege kasabasında da geçebilirdi. Çünkü anlatılan şey bir kimlik değil, bir zihniyet. Bir topluluğun, bir araya geldiğinde nasıl aynı anda aynı karanlığa sürüklenebildiğini, küçük bir adımın ya da bir sözün nasıl büyüyüp herkesin dahil olduğu bir felakete dönüştüğünü izliyoruz.

Bu sarsıcı yapı Berlin Film Festivali’nde Gümüş Ayı Jüri Büyük Ödülü ile karşılık buldu ve adeta bir şok dalgası yarattı. Berlin’de izleyicilerin karşılaştığı şey yerel bir “suç hikayesi” değil, evrensel bir toplumsal çürüme anatomisiydi. Emin Alper’in ödül törenindeki tavizsiz duruşu ve yaptığı konuşma da sinemayı sadece bir anlatı değil, bir tanıklık alanı olarak gördüğünü açıkça ortaya koyuyordu. Orada yükselen ses, bu hikayenin sadece bize ait olmadığını net bir şekilde gösteriyordu.

Oyunculuklar tarafında gerçekten her birine ayrı ayrı değinmek gerekiyor.

Caner Cindoruk’un o yavaş yavaş çözülen, deliliğin sınırlarında gezen performansı tek kelimeyle hipnotize edici. Karakterin kontrolünü kaybetmesini izlerken bunun bir anda olmadığını, adım adım geldiğini görüyorsunuz. Sona doğru yaptığı o tirad ise bir oyuncunun sahnede nasıl devleştiğini gösteren çok net bir an.

Berkay Ateş de bu yükselen gerilimin önemli parçalarından biri. Caner Cindoruk’la kurduğu denge, filmin çatışmasını sürekli diri tutuyor ve tansiyonu aşağı hiç düşürmüyor. İkisi arasındaki enerji, bu anlatının sadece yazılmış değil, yaşanıyormuş gibi hissettirmesini sağlıyor.

Naz Göktan’ın hayat verdiği kadın korucu karakteri ise filmin en çarpıcı katmanlarından biri. Açıkçası ben de kadın korucu diye bir yapının varlığını bu filmle birlikte fark ettim ve bunun gerçek hayatta da karşılığı olduğunu bilmek başlı başına sarsıcı. Erkek egemen bir şiddet düzeninin içinde bir kadının bu yapının parçası haline gelmesini izlemek, filmin rahatsız edici tarafını daha da derinleştiriyor.

Feyyaz Duman ise canlandırdığı Şeyh karakteriyle filmi bambaşka bir yere taşıyor. Onun karakteri film boyunca bizi sürekli bir ikilemde bırakıyor. İlk başta köyün en aklı başında, en dengeli, hatta barıştan yana olan kişi gibi görünüyor. Sanki her şeyi kontrol edebilecek, o gerilimi yatıştırabilecek biri. Ama kurgu ilerledikçe bu algı çatlamaya başlıyor. Bir noktadan sonra şu soruyla baş başa kalıyorsunuz: Gerçekten iyi biri mi, yoksa sadece düzeni kendi çıkarı doğrultusunda koruyan biri mi? Güvenmekle şüphe etmek arasında gidip geliyorsunuz.

Kürtçe diyaloglar da burada önemli bir yer tutuyor ama yüzeysel bir detay olarak değil. Feyyaz Duman’ın Mardinli olmasından gelen o ana dil akıcılığı filme güçlü bir doğallık katıyor. Naz Göktan’ın Kürtçesi de dikkat çekici derecede iyi; dili sonradan öğrenmiş biri olarak bu performans daha da değerli hale geliyor. Berkay Ateş ve Caner Cindoruk tarafında yer yer aksan kırılmaları hissedilse de bu durum oyunculukların gücünü zedeleyen bir şey değil.

Filmin en rahatsız edici tarafı şu: Kimse kendini kötü olarak görmüyor. Herkes yaptıklarını bir şekilde makul bir zemine oturtuyor. Adalet için, düzen için, barış için… Ama izleyici olarak gördüğümüz şey çok net. Bu bir adalet hikayesi değil. Bu, kötülüğün nasıl normalleştiğinin hikayesi.

Ve o final…

Hiç abartmadan söylüyorum, son sekansı elim ağzımda, gerçekten dehşetle izledim. Ama asıl sarsıcı olan şey yaşanan olaydan ziyade o noktaya nasıl gelindiği. Çünkü film bir anda patlayan bir şiddeti değil, yavaş yavaş inşa edilen bir felaketi gösteriyor. İnsanların nasıl adım adım o noktaya geldiğini görmek, olan bitenin kendisinden daha ürkütücü.

Biz genelde hikayeleri iyilerin gözünden izlemeye alışığız. İyiler kazanır, kötüler kaybeder. Ama burada öyle olmuyor. Ben bu filmi, kötülüğün kazandığı bir hikaye olarak aldım. Zaten Emin Alper de bu yorumu seyirciye bırakıyor; finali tek bir doğruya kapatmıyor. Bu yüzden izleyen herkesin filmden çıkardığı sonuç farklı olacaktır.

Benim hissim şu yönde; her şey olup bittikten sonra bile hayat devam edecek ve kimse gerçekten hesap vermeyecek.

Ve belki de filmin en ağır tarafı tam olarak bu:
Kötülük her zaman cezalandırılmıyor. Bazen kimse hesap sormuyor.

Yorum bırakın