Son günlerde tiyatro dünyasında yeni bir tartışmanın kapısı açıldı.
Gazeteci Mustafa Kara, sahneden.net’te yayımlanan “Satıcının Ölümü: Howard Wagner bilet keserken tiyatro bahçemize dökülen hafriyat!” başlıklı yazısında oldukça sert bir eleştiri getiriyor.
Kara, Arthur Miller’ın kapitalizm eleştirisi üzerine kurulu Satıcının Ölümü oyununun büyük sermaye ve sponsorluk ilişkileri içinde sahnelenmesini sorguluyor.
Yazıda özellikle Zorlu PSM ve Rönesans Holding üzerinden sanat, sermaye ve sponsorluk ilişkisine dikkat çekiliyor ve şu soru soruluyor:
Kapitalizmi eleştiren bir metin, kapitalizmin kendisi tarafından finanse edildiğinde bu eleştirinin anlamı değişir mi?
Bu tartışma aslında yeni değil. Son yıllarda sanat dünyasında sıkça duyduğumuz bir kavram var: artwashing.
Kısaca söylemek gerekirse artwashing, şirketlerin sanat ve kültür projelerine destek vererek kendilerine kültürel bir prestij alanı yaratması anlamına geliyor. Yani sanatın itibarıyla şirketlerin itibarının parlatılması.

Elbette tiyatronun üretim koşulları da kolay değil. Büyük prodüksiyonlar, büyük sahneler, geniş ekipler…
Bunların hepsi ciddi bir finansman gerektiriyor. Bu yüzden sponsorluklar çoğu zaman tiyatro üretiminin gerçekleşebilmesi için gerekli hale geliyor.
Ama bu tartışma bana başka bir şeyi daha düşündürdü.
Biraz da pandemi sonrası değişen tiyatro ortamını.
Pandemi döneminde tiyatrolar uzun süre kapalı kaldı. Salonlar boş, üretim durdu, birçok ekip ciddi ekonomik zorluklar yaşadı. Yeniden açıldığında ise hem prodüksiyon maliyetleri hem de sahne giderleri ciddi şekilde arttı.
Bugün büyük sahnelerde oyun üretmek eskisine göre çok daha pahalı.
Ama bütün bu konuşmaların ortasında çoğu zaman adı pek geçmeyen başka bir taraf var: seyirci.

Şimdi bir seyirci olarak ben de biraz konuşmak istiyorum.
Ben tiyatroyu hep şöyle hatırlıyorum: oyundan önce fuayede dolaşan insanlar, elinde program kitapçığıyla salona giren seyirci, ışıklar sönmeden önce sahneye bakıp o dünyanın içine girmeyi beklemek…
Ama bilet fiyatlarına baktığımda başka bir şey daha görüyorum.
Tiyatro giderek herkesin erişebildiği bir sanat olmaktan uzaklaşıyor olabilir.
Bir noktadan sonra bir kültür alanı olmaktan çok, parası yetenlerin tüketebildiği bir deneyime dönüşme riski taşıyor.
Benim asıl derdim de tam olarak burada başlıyor.
Sanatın finansmanı, sponsorluklar ve üretim modeli elbette konuşulmalı. Ama bir o kadar önemli başka bir soru daha var:
Gerçek seyirci o salonlarda kalabiliyor mu?
Belki de burada sponsorluk meselesine başka bir açıdan bakmak gerekiyor.
Eğer büyük şirketler gerçekten sanata destek olmak istiyorsa, bunun en anlamlı yollarından biri bilet fiyatlarını daha ulaşılabilir hale getirmek olabilir.
Çünkü sponsorluk yalnızca prodüksiyonun gerçekleşmesini sağlamakla kalmamalı; o prodüksiyonların mümkün olduğunca çok seyirciye ulaşmasına da katkı sağlamalı.
Aksi halde sponsorluk, sanatın erişimini genişletmekten çok yalnızca kurumsal prestij üretmeye hizmet edebilir.
Burada mesele dönüp dolaşıp çok temel bir soruya geliyor:
Tiyatro kimin için var?
Herkesin erişebildiği bir sanat olarak mı kalmalı, yoksa giderek yalnızca parası yetenlerin ulaşabildiği bir deneyime mi dönüşmeli?
Çünkü tiyatro yalnızca sahnede oynanan bir sanat değil. Aynı zamanda o salonu dolduran insanların hikayesi. Ve bana kalırsa tiyatronun asıl gücü de tam burada.
Sahne ne kadar büyük olursa olsun, o salonu dolduran insanlar değiştiğinde tiyatronun anlamı da değişir.
Bu yüzden sanatın finansmanı kadar o koltuklarda kimin oturabildiğini konuşmak da önemli.
Bu tartışmada en çok konuşması gereken kişilerden biri de tam olarak o koltukta oturan insanlar olmalı.
Yani biz.







Yorum bırakın