Geçmiş Gerçekten Geçiyor mu?: Ölüm ve Bakire

Tiyatro Tonik imzalı Ölüm ve Bakire’yi izledikten sonra üzerimde kalan şey sadece gerilim değildi; daha çok içimde yer alan bir huzursuzluktu. Hani bazı oyunlar salonda kalır, bazılarıysa seninle birlikte dışarı çıkar ya bu ikinci türdendi.

Ariel Dorfman’ın metni darbe sonrası bir ülkede geçmişle hesaplaşmanın gerçekten mümkün olup olmadığını kurcalıyor. İşkence görmüş bir kadın yıllar sonra duyduğu bir sesle geçmişin yeniden açılmasıyla başlayan hikaye, kısa sürede suçtan çok hafıza ve adalet meselenine dönüşüyor. Ortada kesinlik yok; yalnızca hatırladığını söyleyen biri ve buna nasıl yaklaşılması gerektiğini bilemeyen bir ortam var.

Oyun boyunca en rahatsız edici tarafı da buydu zaten; sürekli bir karar vermek zorunda hissediyorsun ama hiçbir zaman emin olamıyorsun. Oyuncuları sahnede ilk kez izledim. Ecem Erhamza, Ogün Davutoğlu ve Doğuş Akkoyunlu oyunun gerilimini sahne boyunca dengede tutan bir performans kuruyor.

Özellikle Doğuş Akkoyunlu’yu izlerken sürekli bir diken üstündeydim umarım kendisi iyidir. İzlerken aklıma yıllar önce okuduğum “O Hep Aklımda” geldi. Pamuk Yıldız’ın gözaltında yaşadıklarını anlattığı o kitap… Orada geçen, yıllar sonra bile bazı seslerin korkuyu geri getirdiğini anlatan bölüm zihnime kazınmıştı. Oyunda da tam olarak bunun sahnedeki karşılığını izledim: geçmiş bitmiyor, sadece bekliyor.

Zaten Ölüm ve Bakire üzerine yapılan yorumların çoğu oyunun cevap vermemesinden bahsediyor. Çünkü mesele suçun kanıtlanması değil; travmanın gerçekliğinin nasıl ölçüleceği. Oyun bittiğinde çözülmüş bir şey hissetmemek bilinçli bir tercih gibi.

Tek zorlandığım yer sesti. Mekan kaynaklı olabilir bilemiyorum ama zaman zaman diyalogları duymakta zorlandım. Sahneye çok uzak olmamama rağmen bazı cümleler kaçtı. Oyun bittiğinde salondaki o kısa sessizlik çok tanıdıktı. Kimse tam rahatlamamıştı.

Bazı hikayeler kapanmıyor. Sadece anlatılmaya devam ediyor.

Yorum bırakın