İstanbul Şehir Tiyatroları’nın Maviydi Bisikletim oyununu izledim ve daha ilk dakikadan şunu düşündüm: tek kişilik bir oyun ama sahne hiç yalnız hissettirmiyor. Baştan sona dolu dolu ilerledi. İzlerken kendimi bir anda geçmişe gitmiş gibi hissettim; eski Yeşilçam filmlerinin o tanıdık havası vardı oyunda.
Genel olarak oyunun içinde çok sıcak bir nostalji duygusu var. Hüzünlü ama ağır değil, daha çok eski bir şeyi hatırladığında gelen o yumuşak his gibi. Hikaye ilerledikçe çocukluk, büyümek, ve özellikle ilk aşk meselesi öne çıkıyor. Nurhayat sadece bir karakter gibi değil, insanın hayatında iz bırakıp yıllar geçse de aklından çıkmayan o ilk hayacan gibi duruyor sahnede.

Bir de İzmir… Oyunda o kadar çok geçiyor ki bir noktadan sonra şehir bir mekan olmaktan çıkıp hatıraya dönüşüyor. Bazı şehirler vardır, insanın gençliğini saklar ya İzmir de burada tam öyle hissettirdi bana.
Hiç sıkıldığım bir an olmadı. Hatta oyun bittiğinde salonda kısa bir şaşkınlık yaşadık. Selamlamaya geçildiğinde gerçekten “aa bitmiş mi?” dedik hep birlikte. Sanki anlatı biraz daha devam edecekmiş gibiydi. Tek kişilik bir oyun olmasına rağmen sahnede yalnızlık hissi oluşmamasının en büyük sebebi ise Çağrı Büyüksayar’dı. Aynı sahnede farklı karakterlere geçişi o kadar doğal kuruyor ki, izlerken tek bir oyuncuyu değil, birden fazla insanın hikayesini izliyormuş gibi hissettim.
Duygudan duyguya geçişleri ve sahneyi doldurma biçimi oyunun sonunda en çok konuştuğumuz şey oldu. Oyundan çıktığımızda hikayeden çok onun oyunculuğunu konuştuğumuzu fark ettim.
Maviydi Bisikletim benim için büyük iddialar kuran bir oyun değil; daha çok bir his bırakan türden. İçinde Yeşilçam hüznü olan, insanı geçmişine götüren ve bittikten sonra hafif bir sıcaklık bırakan bir yaz akşamı gibi…






Yorum bırakın